Hakkımızda « SlowFood Anadolu

Hakkımızda

Slow Food Hareketinin felsefesi ve misyonu üzerine

Defne Koryürek- Fikir Sahibi Damaklar Konviviumu Lideri

Ondört yaşında bir kızımız var. En değerlimiz, o. Her ne kadar gözlerini devire devire konuşsa da bizimle, o minik ellerini hatırlıyor, fevkalade çelimsiz ilk adımını hatırlıyor ve yaş icabı diyor, gülümseyip geçiştiriyoruz. Büyüyüşünü seyretmek hem çok gururlandırıcı hem de pek hüzünlü, siz de anne babaysanız, biliyorsunuz ne demek istediğimi.

İyi öğretmenleri var, eğitimini keyifle takip ettiğimiz bir düzende ilerliyorlar. Lise birinci sınıf öğrencisi ve ilk kez bu yıl “tarih” diye bir dersle karşılaştı. Kendi türü, insandan “homosapiens” ya da “Romalılar” diye bahsedeceği, kendi türüne 3. tekil şahıs sıfatıyla hitap edip savaşlarını, barışlarını, kültürel farklılıklarını, adetlerini, felsefesini ve hukukunu analiz edeceği yepyeni bir kavrayışın arefesinde; ilkel dinlerden tek tanrılı dinlere geçişi nasıl öğrendiklerini izledim geçen yarı yıl boyunca.

40 yaşımın bakışını onun kavrayışına karıştırmama gayretime rağmen, düşündüm ister istemez: kızımın bugünü kavrayışına bu yeni bilgilerin etkisini. Zira, biliyoruz hepimiz, seyrettiğimiz vasat bir aşk filmi de olsa, uyduruk bir televizyon dizisi de.. seyrettiklerimiz bile bakışımıza bir şey katıyorsa.. ondört yaşında bir kız çocuğu mağara resimlerinde betimlenmiş kutsal kavramlardan hemen her günümüze hakim başörtüsü meselesine, her şeye dine dair bu öğrendiklerinin “3. tekil şahıs” ışığında bakacak bir süre.

Dinler tarihinin kafa karıştırıcı  detayları beni sersem etti, ondan dinlerken. İnsana dair kavrayışımın nasıl değiştiğini fark ettim, son 5-10 yıl içinde. Kızımı daha da merak ettim, tümünden ne anlam çıkartıyor acaba, diye.

Ardından sosyal medyanın mükemmel hızı sayesinde denk geldiğim kısa bir film seyrettim, size de tavsiye ederim: a thousand suns!

Afrika’nın göbeğinden, adını duymuş muydunuz bilmem, Gamo’dan üç akil adamın New York, Manhattan’da yüksek bir binanın, korkulukları bile camdan balkonunda binalar, Hudson nehri ve New Jersey’e doğru neredeyse kuşbakışı seyrettikleri manzaraya dair “arazi ya da tarla göremiyorum!” “hiçbir şey yok!” diye hayret dolu izlenimleriyle açılan, 27 dakikalık, kısacık bir film.

Film süresince muhattap bırakıldığımız da bu hayrette gizli: insan, parçası olduğu doğadan nasıl oldu da ayrı düştü?

Tek tip ırk, tek tip dil ya da tek tip kültür takıntısı olmaksızın onlarca kavimin birlikte yaşadığı, kültürel çeşitliliği biyo-çeşitlilikle eş gören ve 60 çeşit arpası ve 12 çeşit buğdayı ile Nuh’un Gemisi sayabileceğimiz bu pek özel bölgenin sistemi son derece basit: doğanın bir ruhu olduğuna inanıyorlar ve olası meseleleri bu ruha uyumlu çözecek akil adamlara güveniyorlar.

Toprak ne zaman ekilecek, ürün alındığında kime şükran sunulmalı, ormanda hangi ağaç kesilebilir ya da keçileri otlatmaya müsait olan mera bu gün ne tarafta, hep akil adamlar yol gösteriyor ve gerek doğanın dengesi ve gerekse de kavimlerin, kültürlerin uyumu garantileniyor. Ortak çıkarların sorumluluğu, yani, bu akil adamların yönetiminde. Kanunlar ya da yönetmeliklere ihtiyaç duymaksızın 10.000 yıllık bir geleneğin mirası üzerinden yaşamlarını sürdürüyorlar.

Filmin bir noktasında şenliklerinden görüntüler vardı. Başında ayı kafası, sırtında posttan bir kısa pelerin, kızımın tarih kitabındaki tasvirlerin kaliteli bir dramatizasyonu gibi geldi görüntüler. Bir an için irkiltti. Aklım kızımın tarih ödevlerine gitti haliyle: ilkel insanın öldürdüğü hayvanın postu içerisine girip onu canlı kılışı, etini yediği hayvanın ruhunu canlı tutma gayreti ve ihtiyacı olandan ötesini öldürmeyi onaylamayan bakışı.. Film, iyi. Zira, hemen önünde, ardında Yale’den bir profesör hanımın sözleri var, zihni doğru yerleştirmeye destek veren. Diyor ki, “ilkel insanın evrenin ruhu olduğuna dair kavrayışına karşı, tek tanrılı dinlerin değiştiren, dönüştüren, yaratan ve kitaplar yoluyla bize konuşan bir Tanrı’yı Dünya’dan çekip çıkartıp, yukarıda/üzerinde bir noktaya yerleştirmesi, tapılacak ruhu topraktan ayırdı. Tanrı’nın doğadan ayrıştırılması, tüketmeyi imkanlı hale getirdi.”

Son 40 yılında, bu gezegenin kaynaklarının %30’unu yok etmeyi başardığımızı düşünecek olursak… Afrika’da açlık sürerken İstanbul’da satın aldığımız her 4 ekmekten 1’ini her gün, ama her gün çöpe atabildiğimizi düşünecek olursak… tüm kanunlara, kurduğumuz tüm medeniyete ve sistemlere ve yönetmeliklere rağmen ahenk içerisinde yaşayamadığımızı…

Acaba, dinler tarihini ondört yaşındaki çocuklarımıza bu cümleleri de katarak öğreteceğimiz bir dünyayı yaratabilir miyiz?

Slow Food’un misyonu da bu soruya cevapta yatıyor: biyolojik ve kültürel çeşitliğin yüceltildiği, iyi, temiz ve adil kavramlarının yol göstericiliği altında doğamızla uyumlu yaşadığımız “daha yavaş bir hayat”, bizi “hızla” yol aldığımız yok oluştan kurtaracak tek seçenektir.

Ben böyle bir dünyanın imkanlı olduğuna inanan ve gerçekleşmesi yolunda hiyerarşiden uzak, çeşitliliğe sırtını yaslayan pratikleri destekleyen bu salyangoz hızındaki hareketin pek gururlu bir üyesiyim ve hayalim, önceliğim: Toprak Ana’ya sahip çıkacak yepyeni ve tümüyle aydınlanmış bir kuşak yetiştirmek.

Bizim bırakacağımız iz, onlar olacak.


Slow Food’un Felsefesi - Misyonu