| |
Slow Food, Carlo Petrini, Bilinç ve Sorumluluk
Aylin Öney Tan Ankara Conviviumu Slow Food hareketi kendine sembol olarak ‘Salyangoz’u seçer. Hayat içinde sürekli yiyerek ağır ağır ilerleyen salyangoz bir anlamda insanoğlunun yolculuğunu da temsil eder. Yavaş, temkinli ancak kararlı ilerleyen ‘Salyangoz’ cüssesinden beklenmeyecek mesafeler aşar, aynı zamanda geçtiği yerlerde iz bırakır. Slow Food hareketi de aynı sembolü salyangoz gibi çıkış noktasından bugüne inanılmaz mesafeler kat eder, izini takip edenleri yanıltmaz. ‘Slow Food’ adı kimi zaman yanlış ya da eksik anlaşılmaktadır. İngilizce ‘Slow/Yavaş’ ve ‘Food/Yemek, Yiyecek’ kelimelerinin birleşmesinden doğan kelimenin sadece Fast Food yemeği protesto eden bir hareket olduğu zannedilir. Bu hareket, uluslar ötesi endüstriyel Fast Food zincirlerine karşı çıkmak olarak özetlenemez. Slow Food sanıldığı gibi ağır ağır pişirilmiş bir yemeği, tadına vara vara, yavaş yavaş yemekten ibaret bir keyif anlayışı da değildir. Gelip geçici ‘zevk’ odaklı bir akım olmanın çok ötesindedir. Elbette Slow Food’un amaçları arasında giderek hızlanan hayatı normal ritmine döndürerek yavaşlatmak bulunur. Toprağın sunduğu, insanoğlunun asırlar boyunca damıttığı lezzetlerin zevkine varmak, eşsiz lezzetlerin doya doya tadını çıkarmak doğal olarak bu hareketin tam da kalbinde yatar. İnsanoğlunun tarih boyunca oluşturduğu lezzet dünyasını hiçe sayarak tat zevkini aynılaştıran, yerel lezzetlerin giderek yok olmasına yol açan çokuluslu şirketlerin ‘Hızlı Yemek’ zincirlerleriyle mücadele etmek elbette hareketin başlıca hedefleri arasındadır. Bu yolda çocukları tat ve gıda konusunda bilinçlendirmek ve onları ‘Fast Food’ bağımlısı nesiller olmaktan alıkoymak çok önemli bir çıkış noktasıdır. Ancak Slow Food uluslararası bir Sivil Toplum Hareketi olarak bunların da çok ötesinde bir misyon yüklenir. Slow Food her şeyden önce ciddi anlamda bir insan hakları hareketi niteliği taşır. Kurucu ve lider Carlo Petrini sadece doymanın değil lezzet almanın da bir insan hakkı olduğunu savunur. Üretici haklarının korunmasının ve yaşam koşullarının iyileştirilmesinin gastronominin bir parçası olduğunu vurgular. Bu bağlamda soframızdaki her tabak doğrudan dünya sorunlarıyla ilintilidir. Bir tabak yiyecek sanıldığından çok daha fazla bilimsel ve sosyal alan ile bağlantılıdır. Ziraat başta olmak üzere fizik, kimya, biyoloji, botanik, zooloji, genetik, tıp, ekoloji ve çevre bilimleri yiyeceğimiz her lokma ile ilgilidir. Politika, ekonomi, jeo-poltika kadar tarih, sosyoloji, antropoloji de tabağımıza koyduklarımızı yönlendirir.
İyi, Temiz ve Adil
Carlo Petrini son kitabında bu noktalara dikkat çekerken gastronomi kelimesine çok daha geniş bir anlam ve sorumluluk yüklüyor. Yiyeceklerin iyi, lezzetli ve kaliteli olması kadar temiz ve adil olması gerektiğine işaret ediyor. “Buono, Pulito e Giusto” yani “İyi, Temiz ve Adil” adlı kitapta örneklerle bu kavramların önemi vurgulanıyor. Temiz ve adil kavramları gastronomi dünyasında yeni yeni yer ediniyor. Petrini tabağımızda yer verdiğimiz her yiyeceğin sadece iyi yani lezzetli ve kaliteli olmasına önem vermenin sorumsuzluğuna işaret ediyor. Bu üçayak üzerine oturmayan yiyecek üretimlerinin etik sayılamayacağını vurguluyor. Örneğin Kaliforniya’da yetiştirilen mükemmel organik tarım ürünlerinin yarı-köle Meksikalı işçilerin koşulları düzelmedikçe etik sayılamayacağını, ormanları yok ederek açılan Barolo bağlarının şaraplarının kabul edilemez olduğunu, çevresel değerleri ve bio-çeşitliliği gözetmeyen hiçbir üretimin desteklenmemesi gerektiğini söylüyor. Carlo Petrini lezzetin bir bilgi işi olduğunu söylüyor. İtalyanca dilinde ‘Sapore/Tat’ ve Sapere/Bilmek’ kelimelerinin benzeşmesiyle oynayan Petrini, herkesi menşei karanlık olan lezzetleri sorgulamaya çağırıyor. Temizlik ise sadece hijyenik bir kavram olarak algılanmıyor, kimyasalların, GDO’ların olmadığı yiyecekler kastediliyor. Temizlik aynı zamanda ‘Temiz Eller’ kampanyasını akla getiriyor, arkasında kanunsuzluk ve haksız kazanç yatan gıda tröstlerine de gönderme yapıyor. Bu noktada adil olma kavramı kendiliğinden devreye giriyor. İşçi-köylü ve küçük üretici haklarına da vurgu yapan hareket üreticiyi kollamanın önemini vurguluyor. Tohumun çiftçiye ait olması gerektiğini savunuyor. Dünyayı bekleyen önemli sorunların başında çiftçinin tohum hakkının tehdit altında olması ve tohum ticaretinin küresel şirketlerinin tekeline geçmesi olarak görüyor. Bu noktada geleneksel tarım mirasına ve yerel üretimlere sahip çıkmamız gerektiğini söylüyor. Petrini üreticiyi dışlayan hiçbir gastronomik faaliyet olamayacağını söylerken üretici tüketici ilişkisine farklı bir bakış açısı getiriyor. Tüketici yerine yardımcı-üretici tanımını yeğliyor. Böylece üretici/yardımcı-üretici arasında hayat akışını sağlayan bir göbek bağı kurulmuş oluyor ve mücadele cephesi genişliyor. Çevreye saygılı olan ve bio-çeşitliliği gözeten yardımcı-üreticiler zevk düşkünü ‘gurme’ler olmaktan ziyade, insan ve çevre haklarını gözeten ‘eko-gastronom’lar oluyor.
Elmalı Şampuan
Carlo Petrini gelecek nesillerin yemek alışkanlıklarının dünyanın geleceğini belirleyeceğine inanıyor ve bu nedenle çocukların eğitimine çok önem veriyor. Okul bahçelerinde ufak da olsa bir bostan oluşturulmasını ve çocukların sebze meyve yetiştirmesini, toprağı yaşayarak öğrenmesini savunan Slow Food hareketi okullarda tat eğitimi de veriyor. Farklı kokuları ve tatları tanımayı öğrenmek okullarda verilen lezzet eğitiminin bir parçası. Toprağa yabancılaşmış toplumlarda şehir çocuklarının yiyecek kokularını tanımlamakta zorlandığını söyleyen Petrini çarpıcı bir örnek veriyor. Elma kokusu koklatılan şehir çocuklarının çoğu bunu şampuan kokusu olarak algılıyor. Bu eğitimlerde doğdukları andan itibaren reklâm bombardımanına uğrayan ve tüketim canavarları haline getirilen çocukları gelenekler ile tekrar buluşturmak, üretici toplulukların sorunlarını paylaşan sorumlu bireyler haline getirmek amaçlanıyor. Petrini üstüne basa basa şunu söylüyor: İnsanoğlunun açgözlülüğü nedeniyle dünya ölüyor. FAO Raporlarına göre 800.000 kişi açlıktan ölme tehdidi altındayken, bu rakamın iki mislinden fazlası insan şişmanlık ve yanlış beslenmenin getirdiği hastalıklar yüzünden tedavi görüyor. Dünya da ihtiyacın çok üstünde, 12 milyar insana yetecek kadar yiyecek üretiyor ancak israfın önü alınamıyor. Açlık ve yoksulluk en önemli sorun olmaya devam ederken ziyan edilen yiyecek miktarı inanılmaz boyutlara ulaşıyor. Bütün bunlar gelecek nesillerin eğitimine verilmesi gereken önemi büyük çarpıcılıkla ortaya koyuyor. Tüketim alışkanlıklarının tekrar gözden geçirilmesi gerekiyor. Carlo Petrini ülke ülke gezerek fikirlerini yayıyor, mücadele ediyor ve aynı yakasında taşıdığı sembol salyangoz gibi geçtiği yerde iz bırakıyor. Türkiye’nin AB’ye giriş sürecinde pek çok geleneksel tarım değerini ve gastronomik kültürel mirasını yitirebileceğine dikkat çeken Petrini her şeye rağmen geleceğe dair umut besliyor. Bilginin esas olduğunu ve öncelikle değerlerimizi tanımamız ve tespit etmemiz gerektiğini söylüyor ve bilinçli bir mücadele için herkesi yüreği iyi, temiz ve adil insanlar olmaya çağırıyor. |
FSD Lideri Defne Koryürek'den çağrı varSADECE İSTANBUL MU LÜFERE HASRET?
|