Toprak için geç kaldık!

 Dünyanın 160 ülkesinden 6 bin 600′den fazla katılımcı 21-25 Ekim arasında Torino kentinde toplandı. Bu büyük pazarın düzenleyicisi Terra Madre hareketi, doğal dengeyi, köylü ve çiftçilerin onurunu ve tüketicilerin sağlığını hiçe sayan gelişmeye karşı bir alternatif geliştirmek isteyenlerin sesi olarak kuruldu

 Ankara CV üyesi Ahmet Örs yazdı

 Siz bir dünya pazaryerinde bulundunuz mu hiç? Bildiğimiz köylü pazarlarına benziyor. Tek farkla, satıcılar o köyün, yörenin insanları değil, her biri dünyanın başka başka ülkelerinden gelmiş kişiler. İçine Anadolu kentlerinde görmeye alıştığımız boyutlarda bir kapalı spor salonunu tribünleriyle birlikte yerleştirebileceğiniz büyüklükteki “Oval” adlı sergi sarayının gök kubbeyi andıran hafif bombeli çatısının altında kurulan bu ilginç pazaryerini dolaşıyorum.

Manzaranın görkemi tüylerimi ürpertiyor. Ugandalı satıcı önüne açtığı bohçasından bir şeyler çıkarmış, onun yanında Perulu bir başkası, yanında Gabonlu bir üçüncüsü, arkasında bir Çinli, dünyanın her yanından toplanmış 100,  200, belki de 250 yerel kıyafetli satıcı, sonu gelmeyen kalabalık ziyaretçi akınına ürünlerini tanıtıyor, bazı ürünler hemen oracıkta sahiplerini buluyor. Ama önemli olan alışveriş değil. Bir tür Birleşmiş Milletler gösterisi bu.

21-25 Ekim 2010 tarihleri arasında dünyanın 160 ülkesinden 6.600’dan fazla katılımcı toplandı Torino kentinde. Bunların 4.432’ü delegeydi. Delegelerin 2.634’ü küçük çiftçi, hayvan üreticisi, balıkçı ya da tarım ve gıda sektöründen zanaatkarlar, 560’ı aşçı, 283’ü üniversite öğretim üyesi ya da araştırma enstitülerinin temsilcileri, 771’i üniversite öğrencisi ve nihayet 185’i müzisyenlerden oluşmaktaydı.

Yerel gıda birlik ve kurumlarından 1.500 temsilci ve uzman, Slow Food Derneği’nden 517 konuşmacı ve temsilci, aralarında benim de bulunduğum çok sayıda medya mensubu ile birlikte toplam sayı 6.600’ü de aşıyordu. Terra Madre’nin çatı örgütü Slow Food, çoğu gelişmekte olan ülkelerden gelen ve maddi olanakları kısıtlı küçük çiftçilerin, akademisyen ve öğrencilerin yol ve konaklama masraflarını da üstlenmiş, bu baş döndürücü proje, güçlü sponsorlar sayesinde gerçekleştirilebilmişti.

Beni çok etkileyen Dünya Pazarı, her iki yılda bir İtalya’nın Torino kentinde düzenlenen ve “Toprak Ana” anlamına gelen Terra Madre buluşmalarının dördüncüsünden sadece küçük bir kesitti. Slow Food örgütünün kurucusu ve başkanı Carlo Petrini ile kaybolmakta olan yerel dilleri konuşanların ana dillerinde yaptıkları kısa konuşmalarla başlayan görkemli açılış töreninin ardından dünyamız tarımının geleceğini ilgilendiren ana konular üzerine toplantılar başladı. Biyolojik çeşitliliğin korunması, yenilenebilir enerji yöntemleri, eğitim, gelensel bilginin korunması gibi konular ele alındı.

Üçüncü gün ulusal ve bölgesel üretici birliklerinin buluşması öngörülmüştü. Nihayet aralarında okullarda sebze ve çiçek bahçeleri oluşturulması, öğrencilerin tat eğitimi, kantinlerin sağlıklı hale getirilmesi gibi konuların da yer aldığı çalıştayların ardından düzenlenen kapanış töreniyle birlikte katılımcılar ülkelerine dönmek üzere ayrıldılar. Katılımcılar kendileri ile aynı fikirleri paylaşan dünyanın dört bir yanından yeni dostlar, meslektaşlar tanımışlardı ve bundan sonra dev bir ağın küçük bir parçası olarak ortak sorunlarını artık kendi aralarında haberleşerek tartışacak, çözeceklerdi.

Bu kadar insanı Torino’da bir araya getiren nedenleri anlamak için biraz ayrıntıya girmek gerekecek. Küresel ekonomi son yüz yılda, gelişmeyi sınır tanımayan bir süreç olarak değerlendirmiş, doğayı sonu gelmeyen bir kaynak olarak görmüştü. İnsanoğlu yeryüzünü, denizleri, havayı yağmaladı, doğa zenginliklerini ganimet saydı. 21. yüzyılda büyük bir sorunun çoktan kapımızı çaldığını fark ettiğimizde oldukça geç kalınmıştı. Bugün artık mevcut enerji kaynaklarının yenilenemeyeceğini, bunların sınırlı miktarda olduğunu hemen her gün duyuyor, okuyoruz. İçimizden sağduyulu olanlar bu kaynakları kullanırken gelecek kuşakları da düşünmemiz gerektiğini, bunun için bir şeyler yapılması için kolların sıvanma zamanının geldiğini düşünüyorlar. 

Tarım endüstrisinin uyguladığı üretim sistemi zararlılarla mücadele ilaçlarını, yapay gübreleri ve suyu giderek daha fazla miktarlarda kullanmış, zamanla geleneksel türler ve yerli ırklar yok edilmişti. Sadece ekolojik sistem bozulmakla kalmamış, gıdamız da etkilenmiş, bu da sağlık sorunlarımızın artması sonucunu doğurmuştu. Terra Madre hareketi doğal dengeyi, köylü ve çiftçilerin onurunu ve tüketicilerin sağlığını hiçe sayan gelişmeye karşı bir alternatif geliştirmek isteyenlerin sesi olarak ortaya çıktı.

Yiyeceklerimiz, eskilerin “dünyanın nefes alıp vermesi” olarak niteledikleri karmaşık bir sistemden aldığımız paydır. Balıkçılar, arıcılar ve hayvan yetiştiricileri doğa ile aramızdaki bu hassas bağı korumuşlardı. Şimdi küresel ekonominin gıda alanında bizi sürüklediği durumu görenler çevreyi korumak ve bundan sonra da yüksek değerde gıda ürünlerini sorumluluk bilinciyle üretme arzusunu yeniden ortaya koymaktalar.

Ancak çok geç kalındığı da ortada. Zira 20. Yüzyılın başlarında dünya yüzündeki gıda ürünü çeşitlerinin yüzde 75’i bugün ortadan kalkmış durumda. Sürekli kimyasalların bombardımanına tutulan toprak kısırlaştı, yer altı sularını kirletti. Tarımsal ilaçlar toprağın organik bileşimlerine saldırdı ve onu kısırlaştırdı. Genleri değiştirilmiş organizmalar (GDO) bu durumu daha da vahim hale getirdi; zira monokültür denen tek ürüne dayalı tarıma yol açtığı gibi çiftçilerin kendi tohumlarını kendilerinin seçip, gelecek yıla saklamaları haklarını da ellerinden aldı.

Gıda ürünleri diğer ticari ürünlerle aynı piyasa mantığı ile değerlendirilmeye başlandı, vadeli borsa işlemleri kapsamında, üretimle hiç ilgisi bulunmayan kişilerin kazanç kapısı oldu, insanların beslenmesi ve sağlığı açısından bir tehdit haline geldi. Yerel kültürler de bu süreçten paylarını aldılar. Meyve, sebze ve tahıl cinslerinin yitirilmesiyle çevre ve gündelik yaşamla bağlantılı yerel yemek tarifleri, arazilerin görüntüsü, sanatsal ifade biçimleri hatta bazı diller yok oldu.

Kısacası, doğayı koruyan ve insanlığa hizmet eden, sonuçta toprakla yeniden uyum içinde yaşamamızı sağlayan bir sistemin desteklenmesi gerekiyordu. Doğa ile uyum sağlama konusunda küresel çözümler işe yaramıyordu. Çünkü her çaba yerel koşulların karmaşıklığı karşısında başarısızlıkla sonuçlanmaya mahkumdu. Yerel çözümler bulunmalı, uygulanmalıydı. Bunun için yerel ekonomi biçimleri güçlendirilmeli, kısa üretim zincirleri desteklenmeliydi. Zira yerel ekonomiler bölgeye doğrudan etki yapıyor, küresel pazarın gözle görünmeyen kıskacından kurtulmayı sağlıyordu.

 

2004 yılında Slow Food örgütünün önderliğinde oluşturulan Terra Madre, insanlar ve örgütlerin bir araya geldikleri açık bir ilişkiler ağı. Bu ağ kapsamında deneyimler paylaşılıyor, üretim sürecinin çeşitli aşamalarından kişi ve kuruluşlar arasındaki işbirlikleri oluşturuluyor. Bunlar elbirliği ile sorumluluk bilinciyle yerel ekonomileri, üretim yöntemlerini korumak, yüreklendirmek ve desteklemek için çalışıyorlar. Bu ağ 160 ülkeyi kapsamış durumda. Hepsi bir biçimde kendi yerel projeleri üzerinde çalışıyorlar. Hedefleri de gıda sistemimizi temelden değiştirmek. Üzerinde çalıştıkları projeler üretici ve tüketiciler, yani hepimiz için önemli bir küresel değişimin tohumlarını atıyor.

 

Ülkemizde Terra Madre hareketi çok yeni. Henüz Terra Madre’nin şemsiye örgütü Slow Food bile etkin biçimde örgütlenebilmiş değil. Yine de Terra Madre ile bağlantılı örgüt ve kuruluşlar listesine baktığımda, Türkiye’den de 26 gıda örgütünün, 1 üniversitenin, 6 aşçının  Terra Madre bünyesinde yer aldığını, onun ilkelerine göre çalışmayı taahhüt ettiklerini görüyorum.

 

Terra Madre’de geçirdiğim yoğun günler içinde kendimi çok mutlu hissettim. Gündelik kısır siyasi tartışmalardan, rant uğruna sağlığımızı, yaşamımızı tehdit eden uygulamalardan kurtulup, iki saatlik bir uçak yolculuğunun ardından kendini aynı idealleri benimsemiş dünya vatandaşları arasında bulmak, onlarla aynı dilleri konuşmasak bile, aynı şeyleri düşündüğümüzü bilmek bana çok iyi geldi.

 

Slow Food birliklerinin yöneticileri dostlarıma buradan seslenmek istiyorum: Her geçen gün maddi ve manevi kültür mirasımızdan bir şeyler yok olup gidiyor. Gelişmemiş diye dudak büktüğümüz Afrika’da, Güney Amerika’daki Terra Madre çalışmalarından örnek almalı, çoğalmalı, ciddi projelerle can çekişen tarım ve hayvancılığımıza yeni ufuklar açmalısınız.

 

Bu hafta size Terra Madre’den söz ettim. Oysa aynı tarihlerde yine aynı yerde gerçekleşen ve en az onun kadar önemli bir başka etkinliğe, Salone del Gusto’ya değinemedim. Onu da haftaya bırakıyorum.



Slow Food’un Felsefesi - Misyonu